
Birazdan okuyacağınız kısa alıntıyı onlarca farklı kaynaktan ve tabii her biri kısmen değişikliğe uğramış bir o kadar varyasyonuyla okudum.
Orijinal metnin www.arkaguverte.com’da Gazanfer Eryüksel imzasıyla yayımlanan (Ali Değirmenci’nin kaynak kişi gösterildiği) metin olduğunu düşünüyorum ama olayın kahramanı bu iki isimden biri midir, bundan emin olamıyorum. Zira metnin bir başka kaynakta yer alan versiyonunda Prof.Dr İlber Ortaylı’ya atıfta bulunulduğunu da gördüm…
Her neyse; asıl sorun da ‘kaynak’ değil zaten, ‘ileti’ !
Mesaj yani…
Arkagüverte’den okuduğum ve Tanzimat’tan beri süregelen polemiği özetleyen o metin şöyle:
“Üniversitede, en çok sevdiğim hocanın odasındaydım.
Bana ‘Ne olmak istiyorsun?’ dedi.
‘Entelektüel olmak istiyorum.’ dedim.
‘Senden entelektüel olmaz!’ dedi.
Şaşırmıştım, sonra, kırılgan bir ses tonuyla ‘Dersinizi geçmeme rağmen sürekli dersinizdeyim. Okulda en çok okuyan, araştıran ve tartışmalara giren, hep benim?’ dedim.
Tekrar ‘Senden entelektüel olmaz!’ dedi.
Çok kızmıştım!
‘Doçentlik tezlerin konularını bile ben öneriyorum…’ dedim.
Profesör gülümseyerek geriye yaslandı.
‘Senden çok iyi bir araştırmacı olur; ama entelektüel olmaz! Nedenine gelince; sana entelektüel olamazsın dediğimde, bana bir entelektüel gibi ‘Niçin olmaz?’ diye sormadın, aksine alındın ve hiddetlendin. Yazarlık bir bilgi işidir. Oysa entelektüellik bilgi değil, davranış biçimidir. Bir insanın entelektüel olması için en az üç kuşak ailesinin okuması gerekir…
Okulun önüne bir baksana. Hepsi son model araç dolu ve bunların çoğu hocalara ait. Onlar her sene model yenilerler.
Gerçekten böyle bir yenilenmeye ihtiyaçları var mı?
Niçin bu şekilde yaşıyorlar?
Çünkü o ünvanlarla gördüğün hocalarının kariyerleri ne kadar yüksek olursa olsun, ruhları feodal bir köylü. Güçlerini topluma kabul ettirmek için böyle hava atmak zorundalar. Gerçek bir entelektüel asla bu güdüyle hareket etmez.
Entel feodal köylülere artık diploma ve ünvan da yetmez.
Tıpkı paranın yetmediği gibi…”
***
Kendi öğrenciliğimi, 80’li ve 90’lı yıllardaki öğrencisi olduğum iki ayrı üniversiteyi -Karadeniz Teknik Üniversitesi’ni ve Anadolu Üniversitesi’ni-; sonrasında çalıştığım üniversiteleri -Ankara Üniversitesi’ni, KKTC-Doğu Akdeniz Üniversitesi’ni, Bilkent Üniversitesi’ni-; o günlerden bugünlere bulunduğum çevrelerde tanıdığım bütün o entelektüel geçinenleri (entelleri) veya aynı çevrelerde tanıyıp hayranlık duyduğum gerçek entelektüelleri (aydın bilim ve sanat insanlarını) gözümün önüne getirmeye çalışıyorum. Bu durumda, az evvel okuduğunuz yazının altına ben de imzamı atarım…
Entelektüel olmakla ‘entel’ olmanın aynı şey olmadığı muhakkak!
Başlangıçta bir ironi, hani belki biraz hafife alma amacıyla kullanılan ‘entel’ sözcüğünün bizde entelektüellerden kat kat kalabalık ve ne yazık ki akademik ve sosyal yaşamda daha öne çıkmış, daha çok pohpohlanmış, daha fazla onurlandırılmış bir topluluğu adlandırdığını düşünüyorum. Bu benim fikrim.
Ancak; bu konuda gerçek ve adil değerlendirmeyi, ünvanlandırmayı, taktiri ya da uyarıyı; gereğinde tenzil-i rütbeyi kim yapacak?
Dekanlar, Rektörler mi; üniversite senatoları mı?
YÖK mü?
Bu ‘sosyal nitelendirmeyi’ sadece onlar yapacak değil elbette!
Toplum, eğer bilgiyi ve aydınlanmayı dolayısıyla da aydın olmayı önemserse, bunu kutsarsa, somutlaştırır ve yüceltirse; insanımız kendine bir harf öğretenin -atasözü öyle diyor diye değil, gerçekten ama- kırk yıl, hadi kırk yıl olmasa da sadece bir ders saati, kırk dakika kölesi olabilirse; öte yandan yapay olanı, aydın(mış gibi) görüneni ama içi boş olanı da kendi kültürüne yabancılaşmış olanı da evrensellikten uzak olanı da önemsemez, abartmaz, yüceltmez, ihtar eder ve bu eğilimleri dışlayıp nazik biçimde cezalandırırsa sorun kendiliğinden çözüm bulmuş olur.
Yasalar, tüzükler, yönetmelikler ya da zaten sorunun kaynağı olan kişiler çözemez bu sorunu!
***
Bitti mi?
Hayır!
Hayatın aktığı her yatakta devinen ama çoğunlukla akademik çevre etrafında girdaplar oluşturan bu sorunun oldukça trajik bir boyutu daha var:
Çoğunlukla entelektüel -aslında daha çok entel- sahanın dışına taşmayı bir türlü başaramayan ve yine çoğunlukla hiç kimseye hiçbir şey söyleyemeyen ‘akademik yayımlar’…
Bizi ‘entelektüel’ ile ‘entel’ arasında bir tercih yapmaya zorluyor bunlar da...
Intellectual Takeout’ta Daniel Lattier imzasıyla yayımlanan ve Kasım-2016’da Emir Melek çevirisiyle Düşünbil Portal’da yer verilen bir eleştiri yazısında bu konuya değinilmişti:
“Akademisyenler, akademik dergilerde yayımlanmak üzere hazırladıkları 25 sayfalık bir makale için ortalama 3 ile 6 ay arası bir zaman harcıyorlar (bazen daha da uzun). Ve işte o gün, makalelerinin yayına kabul aldığını söyleyen mektubu aldıklarında büyük bir heyecan yaşıyorlar. Sonuçta yayımlanan makale, ortalama on kişi (!) tarafından okunacak.
Evet, yanlış okumadınız. Son zamanlarda yapılan araştırmalarda ortaya çıkan rakamlar bir hayli iç karartıcı:
Beşeri bilimlerde yayımlanan makalelerin %82’si bir kez bile alıntılanmıyor. Alıntılanan makalelerin de sadece %20’si gerçekten okunuyor.
Yayımlanan makalelerin yarısını, değerlendirme hakemleri, dergi editörleri ve makalelerin yazarlarından başkası okumuyor.
Peki bu deliliğin sebebi ne?
Neden dünya her yıl, sadece akademik dergilerde yayımlanan yaklaşık iki milyon makaleye maruz kalıyor?”
Bu sorunun yanıtını tahmin etmek zor değil. Lattier “Para ve iş güvencesi” deyip noktayı koyuyor:
“Akademisyenler kadro almak istiyorlar ve kadro almak da bir bakıma hakemli dergide yayımlanmış kaç tane makalenizin olduğuna bağlı…”
***
Şimdi, bu yeni bilgi ışığında ‘entelektüel’ ile ‘entel’ üzerine biraz daha gerçekçi bir değerlendirme yapabiliriz diye düşünüyorum.
Orijinal metnin www.arkaguverte.com’da Gazanfer Eryüksel imzasıyla yayımlanan (Ali Değirmenci’nin kaynak kişi gösterildiği) metin olduğunu düşünüyorum ama olayın kahramanı bu iki isimden biri midir, bundan emin olamıyorum. Zira metnin bir başka kaynakta yer alan versiyonunda Prof.Dr İlber Ortaylı’ya atıfta bulunulduğunu da gördüm…
Her neyse; asıl sorun da ‘kaynak’ değil zaten, ‘ileti’ !
Mesaj yani…
Arkagüverte’den okuduğum ve Tanzimat’tan beri süregelen polemiği özetleyen o metin şöyle:
“Üniversitede, en çok sevdiğim hocanın odasındaydım.
Bana ‘Ne olmak istiyorsun?’ dedi.
‘Entelektüel olmak istiyorum.’ dedim.
‘Senden entelektüel olmaz!’ dedi.
Şaşırmıştım, sonra, kırılgan bir ses tonuyla ‘Dersinizi geçmeme rağmen sürekli dersinizdeyim. Okulda en çok okuyan, araştıran ve tartışmalara giren, hep benim?’ dedim.
Tekrar ‘Senden entelektüel olmaz!’ dedi.
Çok kızmıştım!
‘Doçentlik tezlerin konularını bile ben öneriyorum…’ dedim.
Profesör gülümseyerek geriye yaslandı.
‘Senden çok iyi bir araştırmacı olur; ama entelektüel olmaz! Nedenine gelince; sana entelektüel olamazsın dediğimde, bana bir entelektüel gibi ‘Niçin olmaz?’ diye sormadın, aksine alındın ve hiddetlendin. Yazarlık bir bilgi işidir. Oysa entelektüellik bilgi değil, davranış biçimidir. Bir insanın entelektüel olması için en az üç kuşak ailesinin okuması gerekir…
Okulun önüne bir baksana. Hepsi son model araç dolu ve bunların çoğu hocalara ait. Onlar her sene model yenilerler.
Gerçekten böyle bir yenilenmeye ihtiyaçları var mı?
Niçin bu şekilde yaşıyorlar?
Çünkü o ünvanlarla gördüğün hocalarının kariyerleri ne kadar yüksek olursa olsun, ruhları feodal bir köylü. Güçlerini topluma kabul ettirmek için böyle hava atmak zorundalar. Gerçek bir entelektüel asla bu güdüyle hareket etmez.
Entel feodal köylülere artık diploma ve ünvan da yetmez.
Tıpkı paranın yetmediği gibi…”
***
Kendi öğrenciliğimi, 80’li ve 90’lı yıllardaki öğrencisi olduğum iki ayrı üniversiteyi -Karadeniz Teknik Üniversitesi’ni ve Anadolu Üniversitesi’ni-; sonrasında çalıştığım üniversiteleri -Ankara Üniversitesi’ni, KKTC-Doğu Akdeniz Üniversitesi’ni, Bilkent Üniversitesi’ni-; o günlerden bugünlere bulunduğum çevrelerde tanıdığım bütün o entelektüel geçinenleri (entelleri) veya aynı çevrelerde tanıyıp hayranlık duyduğum gerçek entelektüelleri (aydın bilim ve sanat insanlarını) gözümün önüne getirmeye çalışıyorum. Bu durumda, az evvel okuduğunuz yazının altına ben de imzamı atarım…
Entelektüel olmakla ‘entel’ olmanın aynı şey olmadığı muhakkak!
Başlangıçta bir ironi, hani belki biraz hafife alma amacıyla kullanılan ‘entel’ sözcüğünün bizde entelektüellerden kat kat kalabalık ve ne yazık ki akademik ve sosyal yaşamda daha öne çıkmış, daha çok pohpohlanmış, daha fazla onurlandırılmış bir topluluğu adlandırdığını düşünüyorum. Bu benim fikrim.
Ancak; bu konuda gerçek ve adil değerlendirmeyi, ünvanlandırmayı, taktiri ya da uyarıyı; gereğinde tenzil-i rütbeyi kim yapacak?
Dekanlar, Rektörler mi; üniversite senatoları mı?
YÖK mü?
Bu ‘sosyal nitelendirmeyi’ sadece onlar yapacak değil elbette!
Toplum, eğer bilgiyi ve aydınlanmayı dolayısıyla da aydın olmayı önemserse, bunu kutsarsa, somutlaştırır ve yüceltirse; insanımız kendine bir harf öğretenin -atasözü öyle diyor diye değil, gerçekten ama- kırk yıl, hadi kırk yıl olmasa da sadece bir ders saati, kırk dakika kölesi olabilirse; öte yandan yapay olanı, aydın(mış gibi) görüneni ama içi boş olanı da kendi kültürüne yabancılaşmış olanı da evrensellikten uzak olanı da önemsemez, abartmaz, yüceltmez, ihtar eder ve bu eğilimleri dışlayıp nazik biçimde cezalandırırsa sorun kendiliğinden çözüm bulmuş olur.
Yasalar, tüzükler, yönetmelikler ya da zaten sorunun kaynağı olan kişiler çözemez bu sorunu!
***
Bitti mi?
Hayır!
Hayatın aktığı her yatakta devinen ama çoğunlukla akademik çevre etrafında girdaplar oluşturan bu sorunun oldukça trajik bir boyutu daha var:
Çoğunlukla entelektüel -aslında daha çok entel- sahanın dışına taşmayı bir türlü başaramayan ve yine çoğunlukla hiç kimseye hiçbir şey söyleyemeyen ‘akademik yayımlar’…
Bizi ‘entelektüel’ ile ‘entel’ arasında bir tercih yapmaya zorluyor bunlar da...
Intellectual Takeout’ta Daniel Lattier imzasıyla yayımlanan ve Kasım-2016’da Emir Melek çevirisiyle Düşünbil Portal’da yer verilen bir eleştiri yazısında bu konuya değinilmişti:
“Akademisyenler, akademik dergilerde yayımlanmak üzere hazırladıkları 25 sayfalık bir makale için ortalama 3 ile 6 ay arası bir zaman harcıyorlar (bazen daha da uzun). Ve işte o gün, makalelerinin yayına kabul aldığını söyleyen mektubu aldıklarında büyük bir heyecan yaşıyorlar. Sonuçta yayımlanan makale, ortalama on kişi (!) tarafından okunacak.
Evet, yanlış okumadınız. Son zamanlarda yapılan araştırmalarda ortaya çıkan rakamlar bir hayli iç karartıcı:
Beşeri bilimlerde yayımlanan makalelerin %82’si bir kez bile alıntılanmıyor. Alıntılanan makalelerin de sadece %20’si gerçekten okunuyor.
Yayımlanan makalelerin yarısını, değerlendirme hakemleri, dergi editörleri ve makalelerin yazarlarından başkası okumuyor.
Peki bu deliliğin sebebi ne?
Neden dünya her yıl, sadece akademik dergilerde yayımlanan yaklaşık iki milyon makaleye maruz kalıyor?”
Bu sorunun yanıtını tahmin etmek zor değil. Lattier “Para ve iş güvencesi” deyip noktayı koyuyor:
“Akademisyenler kadro almak istiyorlar ve kadro almak da bir bakıma hakemli dergide yayımlanmış kaç tane makalenizin olduğuna bağlı…”
***
Şimdi, bu yeni bilgi ışığında ‘entelektüel’ ile ‘entel’ üzerine biraz daha gerçekçi bir değerlendirme yapabiliriz diye düşünüyorum.