
(Dünkü yazının devamı)
(…) Evet, şimdilerde yeni eğitim-öğretim yılı için çapayı eline alan öğretmenler, çok değil birkaç hafta içerisinde öğrencileriyle buluşacaklar.
Geçmişin kalıntıları arasında geleceği bulmaya çalışacaklar.
Bu ülkenin toprağında, bu ülkenin bereketiyle…
Hayatlarının her anında kendisi olabilen, kendini gerçekleştiren, bizi ‘dünyanın ucundaki fenere’ götürecek çocuklar yetiştirmek için…
Elbette işleri kolay değil !
Bir kere medyanın pompaladığı, herkesin de inandığı gibi öyle 3 ay yan gelip yatıp dinlenmediler; zira ya kısıtlı bütçeleri otellerde konaklamak için el verişli değildi ya daha insanca bir hayat için tatilde de çalışmak zorunda kaldılar ya da bütün bir yıl başka çocuklarla ilgilenirken yeterince zaman ayıramadıkları kendi çocuklarının işleriyle, ihtiyaçlarıyla, sorunlarıyla uğraştılar. Yine birçok öğretmenin yaz boyu yeni ders planlarını yaptığını, soru yazdığını, yeni basım kitapları gözden geçirdiğini biliyoruz.
Bundan başka da yığınla önyargılar, çeldiriciler, engeller, olanaksızlıklar var öğretmenlerimizin hayatlarında: Ekonomik kriz onları da çok derinden vuruyor, onları da işsiz bırakıyor, atama ve tayin sorunları var; her sistem değişikliği onların her seferinde yeniden başlamalarına, başlangıçta bocalamalarına neden oluyor; genel anlamda hizmet içi eğitimler henüz ihtiyaçları karşılayacak yaygınlığa ve teknik zenginliğe ulaşmış değil, bana göre çok ciddi bir sivilleşme sorunları var ve nihayet devletin ya da sendikaların açıkladığı rakamlara göre öğretmenlerin aylık gelirleri, açlık sınırıyla yoksulluk sınırı arasında geziniyor; o gelirle -artık nasıl becereceklerse- topluma örnek oluşturacak, prestijli, kaliteli bir yaşam sürdürmeleri gerekiyor. Tam da şu hep tökezlediğimiz PISA sisteminin uygulayıcısı, OECD Eğitim ve Beceriler Direktörü Andreas Schleicher’in ‘Türkiye’de eğitim kalitesinin artırılabilmesi için öğretmenin prestiji artırılmalı’ deyişini anımsatan bir vurgu oldu bu.
Schleicher çok haklı; zira hiçbir toplumun genel yaşam kalitesi, öğretmenlerinin yaşam kalitesinin üzerinde değildir.
Böyle de bir evrensel kriter var.
Olumsuzlukların tümünü saysak herhalde buradan Ankara’ya yol olur.
Ama onlar ‘öğretmen’… Bardağın dolu tarafı bu nitelemeyle ilgili…
Olumlu durum ve ihtimallerin arkeolojik kazısını herkesten önce öğretmenler yaparlar. Yine yapacaklar.
Ve onlar başaracaklar!
Başaracaklar ki hikâye burada bitmesin…
Peki nasıl?
İşte bu kritik soruya yanıt ararken tarihin tozlu raflarını biraz karıştırmak gerekiyor:
Mustafa Kemal’in Cumhuriyetimiz ilan edildikten saatler sonra, 30 Ekim 1923 sabahı kendi el yazısıyla yazıp altını ‘Cumhurreis’ ünvanıyla izaladığı bir mektup vardır. Ülkesinde sadece 4894 ilkokul, sadece 72 ortaokul ve sadece 23 lise bulunan; 13 milyonluk nüfusa 4989 ve yani 2607 kişiye 1 okul düşen ülkeyi yöneten; ama öte yandan dünyanın evvelce tanık olmadığı bir eğitim seferberliği gerçekleştirme sorumluluğunu omzunda hisseden Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal, işte o mektupta Başbakanına, İsmet İnönü’ye der ki:
‘Bize yeni, borçlu, hastalıklı bir vatan miras kaldı. Yoksul ve esir ülkelere örnek olacağız. Kaderin bizim kuşağımıza yüklediği bir görev bu. Özgür bir toplum oluşturmak, çağdaşlaşmak, bu ideali gerçekleştirmek zorundayız. Bu görevin ağırlığını ve onurunu seninle paylaşmak istedim. Allah yardımcımız olsun.’
Öğretmenlerimiz de ancak bu ruhla ve bu düzeyde bir adanmışlıkla sorunların üstesinden gelebilirler!
İşin güzel tarafı da şu anda kendilerine önderlik edecek harika bir Milli Eğitim Bakanı var.
Koşullar itibariyle iki zamanı karşılaştırmak doğru değil; ama bugün ülkemizde yaklaşık 27 bin ilkokul, 18 bin ortaokul ve 11 bin lise var; 81 milyonluk nüfusa 56 bin ve yani 1440 kişiye 1 okul düşüyor.
100 yılda değişen okullaşma oranı yeterli mi? Değil !..
‘1440 kişiye 1 okul’ oranı iyi mi? Değil tabii !..
Ama buna rağmen eğer karamsarlıktan ve kararsızlıktan kurtulursak her şey mümkün. Öyleyse Allah ‘uzun vadeli bir karar peşindeki iyimser Ziya Hoca’nın’ ve işi esas bitirecek öğretmenlerimizin yardımcısı olsun…
(…) Evet, şimdilerde yeni eğitim-öğretim yılı için çapayı eline alan öğretmenler, çok değil birkaç hafta içerisinde öğrencileriyle buluşacaklar.
Geçmişin kalıntıları arasında geleceği bulmaya çalışacaklar.
Bu ülkenin toprağında, bu ülkenin bereketiyle…
Hayatlarının her anında kendisi olabilen, kendini gerçekleştiren, bizi ‘dünyanın ucundaki fenere’ götürecek çocuklar yetiştirmek için…
Elbette işleri kolay değil !
Bir kere medyanın pompaladığı, herkesin de inandığı gibi öyle 3 ay yan gelip yatıp dinlenmediler; zira ya kısıtlı bütçeleri otellerde konaklamak için el verişli değildi ya daha insanca bir hayat için tatilde de çalışmak zorunda kaldılar ya da bütün bir yıl başka çocuklarla ilgilenirken yeterince zaman ayıramadıkları kendi çocuklarının işleriyle, ihtiyaçlarıyla, sorunlarıyla uğraştılar. Yine birçok öğretmenin yaz boyu yeni ders planlarını yaptığını, soru yazdığını, yeni basım kitapları gözden geçirdiğini biliyoruz.
Bundan başka da yığınla önyargılar, çeldiriciler, engeller, olanaksızlıklar var öğretmenlerimizin hayatlarında: Ekonomik kriz onları da çok derinden vuruyor, onları da işsiz bırakıyor, atama ve tayin sorunları var; her sistem değişikliği onların her seferinde yeniden başlamalarına, başlangıçta bocalamalarına neden oluyor; genel anlamda hizmet içi eğitimler henüz ihtiyaçları karşılayacak yaygınlığa ve teknik zenginliğe ulaşmış değil, bana göre çok ciddi bir sivilleşme sorunları var ve nihayet devletin ya da sendikaların açıkladığı rakamlara göre öğretmenlerin aylık gelirleri, açlık sınırıyla yoksulluk sınırı arasında geziniyor; o gelirle -artık nasıl becereceklerse- topluma örnek oluşturacak, prestijli, kaliteli bir yaşam sürdürmeleri gerekiyor. Tam da şu hep tökezlediğimiz PISA sisteminin uygulayıcısı, OECD Eğitim ve Beceriler Direktörü Andreas Schleicher’in ‘Türkiye’de eğitim kalitesinin artırılabilmesi için öğretmenin prestiji artırılmalı’ deyişini anımsatan bir vurgu oldu bu.
Schleicher çok haklı; zira hiçbir toplumun genel yaşam kalitesi, öğretmenlerinin yaşam kalitesinin üzerinde değildir.
Böyle de bir evrensel kriter var.
Olumsuzlukların tümünü saysak herhalde buradan Ankara’ya yol olur.
Ama onlar ‘öğretmen’… Bardağın dolu tarafı bu nitelemeyle ilgili…
Olumlu durum ve ihtimallerin arkeolojik kazısını herkesten önce öğretmenler yaparlar. Yine yapacaklar.
Ve onlar başaracaklar!
Başaracaklar ki hikâye burada bitmesin…
Peki nasıl?
İşte bu kritik soruya yanıt ararken tarihin tozlu raflarını biraz karıştırmak gerekiyor:
Mustafa Kemal’in Cumhuriyetimiz ilan edildikten saatler sonra, 30 Ekim 1923 sabahı kendi el yazısıyla yazıp altını ‘Cumhurreis’ ünvanıyla izaladığı bir mektup vardır. Ülkesinde sadece 4894 ilkokul, sadece 72 ortaokul ve sadece 23 lise bulunan; 13 milyonluk nüfusa 4989 ve yani 2607 kişiye 1 okul düşen ülkeyi yöneten; ama öte yandan dünyanın evvelce tanık olmadığı bir eğitim seferberliği gerçekleştirme sorumluluğunu omzunda hisseden Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal, işte o mektupta Başbakanına, İsmet İnönü’ye der ki:
‘Bize yeni, borçlu, hastalıklı bir vatan miras kaldı. Yoksul ve esir ülkelere örnek olacağız. Kaderin bizim kuşağımıza yüklediği bir görev bu. Özgür bir toplum oluşturmak, çağdaşlaşmak, bu ideali gerçekleştirmek zorundayız. Bu görevin ağırlığını ve onurunu seninle paylaşmak istedim. Allah yardımcımız olsun.’
Öğretmenlerimiz de ancak bu ruhla ve bu düzeyde bir adanmışlıkla sorunların üstesinden gelebilirler!
İşin güzel tarafı da şu anda kendilerine önderlik edecek harika bir Milli Eğitim Bakanı var.
Koşullar itibariyle iki zamanı karşılaştırmak doğru değil; ama bugün ülkemizde yaklaşık 27 bin ilkokul, 18 bin ortaokul ve 11 bin lise var; 81 milyonluk nüfusa 56 bin ve yani 1440 kişiye 1 okul düşüyor.
100 yılda değişen okullaşma oranı yeterli mi? Değil !..
‘1440 kişiye 1 okul’ oranı iyi mi? Değil tabii !..
Ama buna rağmen eğer karamsarlıktan ve kararsızlıktan kurtulursak her şey mümkün. Öyleyse Allah ‘uzun vadeli bir karar peşindeki iyimser Ziya Hoca’nın’ ve işi esas bitirecek öğretmenlerimizin yardımcısı olsun…